Cennetimden Bakarken: Peter Jackson’ın Egosu

Teksinema.com Puanı:   3/10

Peter Jackson, hem gişede hem de eleştirmenler nezdinde başarılı olan “Yüzüklerin Efendisi” ve “King Kong”un ardından fantastik bir dramla karşımıza çıkıyor. Fakat bunca başarının ardından yönetmen, filmografisinin en kötü filmini ortaya çıkarıyor. “Cennetimden Bakarken” (The Lovely Bones) son zamanlarda beyaz perdede izlediğimiz en büyük hayal kırıklığı.

Peter Jackson’ını ana akım sinema içerisinde son zamanların önemli bir yönetmeni olarak gören ve filmlerini her zaman zevkle izleyen biri olarak, “Cennetimden Bakarken”i izlemek hem çok yorucu hem de üzücü bir deneyimdi. Bir yönetmenin nasıl olur da böyle bir hikayeyi en azından eli yüzü düzgün bir şekilde bile çekememiş olmasını görmek, filmin yaşatmaya çalıştığı trajediden çok daha büyük bir trajediydi. Aynı ekibin “Yüzüklerin Efendisi”nin altından kalktığını düşünürsek, bu filmin tek kelimeyle “olmamış” bir film olması ancak Peter Jackson’ın son başarılarından sonra yaşadığı büyük bir ego patlamasıyla açıklanabilir.

Filmin öyküsü kısaca şöyle: Susie Salmon, 70’li yıllarda gayet sakin ve mutlu bir yaşam süren bir ailenin en büyük kızıdır. Ergenlik çağındaki kız, aile içinde babasıyla daha iyi iletişim kurmaktadır. Sanata olan tutkusu, babası tarafından destek görmektedir. Susie okulda hoşlandığı çocuktan çıkma teklifi alır. Filmin giriş bölümünde, sıradan bir Amerikan ailesinin tasviri yapıldıktan sonra filmin asıl düğümü Susie’nin trajik ölümüyle atılır. Yan komşusu tarafından tecavüze uğrayıp öldürülen kız, “cennet” olarak görselleştirilen bir dünyadan ailesini ve “fani” dünyayı izlemeye başlar. Kızlarının acısıyla baş etmeye çalışan aile paramparça olmaya yüz tutar ve herkesin hayatı alt üst olur.

Aynı adlı romanda uyarlanan filmin anlatımı, yönetmenin ilk dönem filmlerinden “Cennet Yaratıkları”nın (Heavenly Creatures, 1994) (yönetmenin belki de şu ana kadarki en iyi filmi) gerçek ve fantezi dünyası arasında gidip gelen yapısını hatırlatıyor. Fakat, yukarıda kısaca giriş bölümünden bahsetmeye çalıştığım filmin kırkıncı dakikasından sonrası tam bir anlatısal kaosa dönüşmeye başlıyor. Kızın ölümünün ardından filmin geriliminin artması gerekirken, film geri kalan yaklaşık bir buçuk saat boyunca başında vaat ettiği dramatik öykünün yanına bile yaklaşamıyor ve yerinde sayıyor.

Mayası Tutmamış Bir Film

Filmin en baştan, daha senaryo aşamasında çuvalladığı oldukça aşikar. Anlatının en büyük sorunu hikayesinin gerçekliği içinde bir neden-sonuç ilişkisi ortaya koyamaması. Kendi yarattığı fantezi dünyasını seyirciye inandırmakta zorluk çekmesi(ki bu Jackson’ın bir yönetmen olarak yapmayı en iyi bildiği şeylerden biri). Cennet ile gerçek dünya arasında hiçbir öyküsel ya da anlamsal neden kurulmadan oluşturulan “şık” geçişler, karakterlerin filmde olan tüm önemli dramatik bağları “hissederek” çözmesi filmi kendini kanıtlamaya çalışan ve yarattığı görsel dünyayla seyirciyi aldatabileceğini düşünen amatör öğrenci filmi havasına sokuyor. Özellikle Susie’nin babasının katilin kim olduğunu “sadece hissederek” anladığı ve dakikalarca geçmişle gelecek arasında kurgulanan sahne filmin belki de bu inandırıcılık yaratma konusunda ne kadar çaresiz kaldığının en büyük kanıtı. 

Öykünün oraya buraya savrulan yapısı içinde Susan Sarandon üzerinden yaratılmaya çalışılan dinlenme anları filmi daha da vasat bir görünüme sokuyor. Filmin orta bölümünde büyükanne karakterinin aileyi ziyarete gelmesiyle filmde on dakikalık bir nefes alma bölümü oluşturuluyor. Bu bölüm slapstick komedilerden çıkmış, hızlı kurgulanmış bir zaman atlama bölümünden pek de farklı değil. Filmin tüm yapısının dağınıklığını düşününce bu bölüm, filmin ne yaptığını bilmeyen bir film olduğunu bir kere daha hatırlatıyor. Filmin bu kısmı da anlamsal olarak hiçbir yere oturmuyor.

Uyarlandığı roman her ne kadar dünyevi acılarla uğraşsa da öykünün cennette geçen kısımları Peter Jackson’ın bu hikayede ilginç bulduğu tek öğe oluyor. Yönetmen, yarattığı “cennet”e o kadar aşık olmuş ki, filmin yukarıda bahsetmeye çalıştığım, görülmemesi imkansız olan arızalarının farkına varmıyor. (Yönetmenin filmin sorunlarını görmemezlikten gelme ihitimalini düşünmek bile istemiyorum, çünkü filmin olmamışlığının barizliğini yok saymaya çalışmak seyirciye büyük bir hakaret olurdu.) Yönetmenin, “Ben çektim, oldu!” şeklinde bir yaklaşım sergilemesi akıl alacak gibi değil.

Olmayan karakterler, olmayan bir öykü ve olmayan bir anlatıdan geriye sadece özenle yaratılmış, uzun uzadıya gösterilmiş ve hiçbir işlevi olmayan cennet görüntüleri kalıyor. Filmden geriye kalan anlam ise genç bir kızın bir erkekle öpüşmeden ölmesinin ne kadar trajik olduğuna dair sığ bir söylem. Film, yaratmak istediği bu duyguyu bile karakterlerini seyirciye inandıramadığı için geçiremiyor. Üstüne üstlük bu duygunun seyirciye geçirilmesi için yaratılan, amatör bir filmde bile görmeye tahammül edemeyeceğimiz bir “seyirciyi arındırma” sahnesi var ki, bu filmi iyice gülünç duruma düşürüyor. Film, dramatik olması gerekirken oldukça komik görünen, öykünün sonuca vardığı bu anda “ilahi adalet”e bir methiye düzüyor. Yönetmen, elindeki iki farklı dünyaya ait olan mistik açılımları bile adam akıllı kullanamıyor ve filmi zorlama ruhani bir düzleme oturtmaya çalışıyor. Bu da filmi seyircisine duygusal olarak saldıran fakat bunu bile başaramayıp, basit bir melodrama bile dönüşemeyen bir filme çeviriyor. Böylece film yaptığı yanlışlar silsilesine yakışır bir son nokta koyuyor.

Kimler İzlemeli?
• Sinemada izleyecek başka bir film bulamayanlar.
• Yaratılan cennet görüntülerini görmek isteyenler.
• Bu yazıyı okuduktan sonra “hadi canım o kadar da değildir” diyenler

Kimler İzlememeli?
• Peter Jackson hayranları.
• Eli yüzü düzgün, bütünlüklü bir film izlemek isteyenler.

 

Cennetimden Bakarken (2009)

Vizyon Tarihi: 26 Şubat 2010
Tür: Korku, Gerilim, Psikolojik, Gizem
Yapım: A.B.D
Dil: İngilizce
Süre: 139

Alice Sebold’un Türkiye’de İnkilap Yayınları tarafından okurlara sunulan romanından uyarlanan filmin yönetmenliğini Oscar ödüllü yönetmen Peter Jackson üstlendi. “Cennetimden Bakarken”de (The Lovely Bones), bir cinayete kurban gittikten sonra ailesini ve katilini bulunduğu cennetten izleyen küçük bir kızın intikam tutkusu ile ailesinin yaşadığı korkunç olayın etkilerinden kurtulmasını istemesi arasında bocalaması anlatılıyor.

Oscar ödülü adayı genç yıldız Saoirse Ronan’ın başrolde yer aldığı filmin diğer rollerinde Mark Wahlberg, Oscar ödüllü Rachel Weisz ve Oscar ödüllü Susan Sarandon ile Stanley Tucci, Michael Imperioli gibi oyuncular yer alıyor.

Susie, 14 yaşında öldürülmüş ve cennete gitmiştir. Ölümünden sonra dünyada onsuz sürüp giden yaşamı, ortadan kayboluşuyla ilgili yorumlarını, ailesinin sevgili kızlarının canlı bulunması umuduna sarılmasını ve katilinin cinayetten kalan ipuçlarını yok etmeye çalışmasını takip eder. İstediği herşey düşündüğü an yerine gelmektedir ama dünyada da hayat sürerken Susie’de bir şekilde o hayata dahildir.
 

Kritik

Yorumlar

Yorum yazmak için aşağıdaki formu kullanabilirsiniz:


Adınız:
Yorumunuz:
Güvenlik Kodu: